SON XƏBƏRLƏR

Kuzey Kıbrısda Ulusal Birlik Partiyasının qalibiyyəti neden qaynaqlanır?

2021.10.20, 07:36
Kuzey Kıbrısda Ulusal Birlik Partiyasının qalibiyyəti neden qaynaqlanır?

Gunaz.tv
Kuzey Kıbrısda seçim sonucları Ulusal Birlik Partiyasının qalibiyyəti neden qaynaqlanır? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyyətindəki (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyyeti – KKTC) parlament seçkiləri sadəcə bu ölkədə deyil, həm Türkiyədə, həm Avropada, həm ABŞ-da və eyni zamanda Türk Dünyasında da maraqla izlənirdi. Çünkü parlament seçkilərində sadəcə bu qardaş ölkəni (KKTC) növbəti 5 ildə hansı siyasi qüvvənin idarə edəcəyi müəyyənləşməyəcəkdi. Eyni zamanda Kipr probleminin həlli, Quzey Kıbrıs Türk Cumhuriyyətinin müstəqilliyini gücləndirmək istiqamətində addımların yenidən davam edib-etməyəcəyi, bu qardaş ölkəylə bağlı Türk Dünyasından gözləntilər və digər məsələlərlə bağlı məqamlara da seçkilərin nəticələri işıq tutacaqdı. Seçkilər artıq başa çatdı. Həm də müstəqilliyin möhkəmləndirilməsi tərəfdarı olan Ulusal Birlik Partiyasının qalibiyyəti ilə. Biz seçkilərin müxtəlif istiqamətlərinə işıq tutmaq üçün Türkiyənin müxtəlif nüfuzlu strateji araşdırma mərkəzlərində Balkan regionu və Kipr problemi üzrə mütəxəssis işləmiş, Elmlər Doktoru, Gözge Kılıç Yaşına müraciət etdik. Seçimin genel değerlendirmesi Seçimler, anket çalışmaları ve kamuoyu yoklamarıyla neredeyse birebir örtüşür biçimde sonuçlandı. KKTC’de 2000’lerin başında renkli devrimlerin en sessiz örneklerinden birisi yaşanmıştı. Bir yandan Ada’daki sorun olarak adlandırılan fiili bölünmüşlüğün KKTC lehine de olabilecek şekilde bir çözüme ulaştırılabileceği iddiaları, bir yandan Türkiye’nin AB yolunda böylesi bir değişime ihtiyacı olduğunun telkin edilmesi ama en çok da AB vatandaşlığı ve dolayısıyla AB’den akacak para ve iş imkanı hayali nedeniyle Kıbrıs Türk halkı bir değişime gönüllü olmuştu. Kıbrıs Türkü, izolasyonların mağduruydu ve dünyadan dışlanmanın tüm acı faturasını ödemişti. Kaldı ki kendilerine pespembe bir hayat vaadediliyordu. Ana vaatçi o dönemde AB ve ABD’nin gerek mali gerek basın yoluyla oluşturduğu destekle ikdiara gelen CTP idi. Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş’a karşı bir nefret ortamı yaratılmak istenmiş, Batı ile uyumun öyle ya da böyle mutlaka Kıbrıs Türkü’ne huzur, refah ve zenginlik getireceği inancı oluşturulmuştu. Açık bir toplum mühendisliği idi yaşanan. Annan Planı referandumu döneminde de Rumların “hayır” demesi durumunda dahi Kıbrıs Türkleri için yeni pek çok açılımın yapılacağı vaadinde bulunulmuştu. AB’den yetkililer, Türk tarafından “evet”in çıkması durumunda, Rumlar “hayır” diyecek olsa bile “doğrudan ticaret”i başlatma, izolasyonları kısmen de olsa kaldırma, yardımlarla Ada’nın kuzeyini zenginleştirme sözü vermişti ancak pek tabi ki referandum ertesinde bunun verilmiş bir söz olduğu bu sefer başka yetkililerce kabul edilmedi. Türkiye’den yetkililerse, Kıbrıs Türklerine verecekleri “evet” oyunun Türkiye’nin AB yolunu açacağı, bunun Türkiye’ye karşı bir borç olduğu söylemini kullanmıştı. Aynı şekilde yine Türkiye’den yetkililer, Kıbrıs Türk tarafında “evet”in çıkması durumunda, Rumlar “hayır” diyecek olsa bile KKTC’nin tanıtılması için ülke ülke dolaşılacağı sözünü vermişti. Verilen ve tutulmayan tüm bu sözler için Kıbrıs Türkünün muhattabı hep CTP hükümeti ve ikinci Cumhurbaşkanı Sayın Talat oldu. Bugün seçim sonuçlarında CTP’nin ciddi bir oy kaybı yaşamış olmasının temel sebebi Kıbrıs Türkü’nde oluşan “kandırılmışlık hissi”dir. Diğer sebep ise, ekonomik bunalımdır. CTP, ekonomik anlamda ciddi bir iyileşme yaratma vaadini gerçekleştirememiş, işsizlik daha da artmış, hayat pahalılığı baş edilemez duruma gelmiştir. CTP, kamu üzerindeki yükü azaltma vaadini yerine getirmek yerine yeni 6 bin kişiyi kamuda istihdam etmiş, iddialara göre bu istihadamda partizanlık yapmıştı. Kamunun yükü artınca bütçe denkleştirmek güçleşmiş ve bunu da vergi, resim ve harçlara yapılan aşırı zamlar ile özel sektörün batışına yol açacak yeni düzenlemeler ve yükümlülükler izlemiştir. Özellikle elektriğe ve temel maddelere yapılan zamlar halkı isyana sürüklemiş, pek çok sendika ve sivil toplum örgütü “sivil itaatsizlik” eylemi yapmaya yönelmiştir. Kaldı ki, renkli devrimlerin genelde “para vaadi” ve demokrasi söylemiyle yaptırıldığı ve ancak söz verilen zenginleşmenin sağlanamadığı ve yeni bir tür baskıcı ortamı doğurduğu düşünülürse, Ukrayna ve Gürcistan’daki devrimcilerin de benzer yenilgilerle yüzleştiği hatırlanırsa KKTC’deki “eskiye dönüş” şaşırtıcı olmuyor. CTP hükümetinin tarih kitaplarına müdahalesi de ciddi tepki doğurmuş, tarih kitaplarından Rumlar’ın yaptığı katliamların ayıklanması ve 63-74 arasına yer verilmemesi çocukların milli bilinç ve tarihten yoksun bırakılması olarak değerlendirilerek eleştirilmiştir. Pek çok ürünün Rum tarafına göre daha pahalı hale getirilmesi, Rum tarafındaki özel okulların özendirilmesi, Türk tarafında yapılan olumsuz düzenlemeler nedeniyle sağlık hizmetlerinde Rum tarafının cazibeli hale gelmesi, tarih kitaplarını barışçıl hale getirmede Rumlar ketum davranmasına rağmen Türk hükümetinin içi boş kitaplar hazırlaması gibi gelişmeler, CTP hükümetinin “kendiliğinden çözüm” dediğimiz Türklerin Rum tarafına akmasını sağlayacak tedbirler aldığı kanısını yaygınlaştırdı. Devletlerine sahip çıkılmaması da en azından ekonomik sorunlar kadar seçim sonuçlarını belirleyen ciddi bir etkendi. Sonuçların şu anda devam eden Kıbrıs sorununa ilişkin görüşmelere etkisi Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tarafından KADEM anket şirketine yaptırılan kamuoyu yoklaması 19 Nisan’da gerçekleşen seçim sonuçları ile doğrulanmış oldu. Aynı anket, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs sorununa ilişkin görüşmelere ilişkin görüşünü de ortaya koyuyordu. Buna göre halkın yüzde 70,4’ü “İki devletli çözüm”den yanadır. 2004 referandumunda Annan Planı çerçevesiyle birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti fikrine yüzde 65 oranında “evet” oyu veren Kıbrıslı Türkler’in çözüm algısı aşama aşama değişime uğradı. Kamuoyu yoklamalarında ilk kez 2006 yılında tercihler yüzde 65 ile “iki devletli çözüm”den yana olarak belirmiş, federasyon tercihi ise yüzde 20’lere gerilemişti. Bugün ise federasyonu tercih edenlerin oranı yüzde 11’lere düşmüş durumda. Sadece CTP değil, CTP’nin temsil ettiği tüm değerler, başta Rumlar birlikte yaşama ihtimalini mümkün görme olmak üzere, halkın gözünde erimiştir. Dolayısıyla seçimlerden bağımsız olarak düşünsek bile bugün KKTC’nin başında bulunan tüm yetkililer, Kıbrıs Türk halkının iradesine saygı duymak zorundadır. Aynı şekilde Türkiye’deki yetkililerin de siyasi projelerinde Kıbrıs Türk halkının iradesini dikkate almasını gerektiren bir dönem söz konusudur. Çünkü bugün süren görüşmeler eğer bir anlaşma ile sonuçlanırsa bu anlaşma Kıbrıs Türkü’nün önüne onay için gelecektir ve bu kez bu halk yalan vaatlere karşı kesinlikle daha dikkatli olacaktır. Kıbrıs Türkü “çözüm” söyleminin Rumlarla birleşmekten ibaret olmadığını düşünüyor ve KKTC’nin tanınmasını da bir diğer “çözüm alternatifi” olarak değerlendiriyor. Öte yandan Cumhurbaşkanlığı tarafından yaptırılan, bu bahsettiğimiz ankette, halkın Cumhurbaşkanına duyduğu güvenin yüzde 38’lere gerilediği görülmekte, bu denli güven kaybının ardında da “halka rağmen” yürütülen müzakere süreci bulunmaktadır. Müzakere masasına oturulması, müzakere sürecine karartma uygulanması, görüşülen konuların içeriğine Rum basınından ulaşmak zorunda kalınması gibi sebeplerin tamamı halkın aslında müzakere sürecine de güven duymadığını göstermektedir. Dolayısıyla seçime girerken Sayın Talat’ın tek başına müzakere yürütmesini doğru bulmadıklarını, “başbaşa görüşmeler”i Türk halkı için faydalı bulmadıklarını açıklayan UBP’nin Cumhurbaşkanı’nın yanında yer almak üzere bir müzakereci görevlendirme niyeti, halkın güven duygusunu arttıracaktır. Halkın iradesine ve 2004’ten bu yana değişen çözüm algısına hem UBP hem de KKTC Cumhurbaşkanı Talat uymak ve bu nedenle de kendi aralarında uyum sağlamak zorundalar. Görüşmeler UBP geldiği için sona ermez ancak Kıbrıs Türkü’nün hakları masada daha ciddi biçimde savunulur ve görüşme süreci halkla paylaşılır olur. UBP’nin Cumhurbaşkanı ile uyum sağlamasından ziyade, Cumhurbaşkanı’nın halkın değişen çözüm algısını dikkate alması daha önemli gibi görünüyor. Bu aşamada şunu da belirtmek gerekir. Kıbrıs sorununa ilişkin görüşmelerde bugüne dek anlamlı bir ilerleme sağlanabilmiş değil. Temel konularda dahi toplum liderleri uzlaşı sağlayamadı. Sayın Talat’ın son zamanlardaki “Görüşmeler iyi gidiyor” şeklindeki açıklamalarına Rum lider Hristofyas “Talat, 19 Nisan seçimleri nedeniyle böyle konuşuyor olabilir ancak müzakereler hiç de iyi gitmiyor” şeklinde sert bir açıklama yapmıştı. Dolayısıyla çözüm odaklı görüşmeler tıkanmış durumda, bir ilerleme sağlanamadığı gibi, üzerinde uzlaşı sağlanabilen konu başlıkları da ayrıntı diyebileceğimiz kimi maddelerden oluşuyor. Haliyle yarın yaşanacağı kesin görünen olumsuzluklar UBP’nin üzerine yıkılmak istenebilir. Ancak aslında bu gerçeği yansıtmıyor çünkü zaten donmuş, uzlaşı sağlanması mümkün olmayan bir görüşme sürecidir söz konusu olan. UBP’nin de görüşme sürecini doğru değerlendireceğine ve yakın zamanda yaşanacağı açık olan olumsuzlukların sorumluluğunun kendi ikdarlarına yüklenmek isteneceğini görerek mümkün olduğunca süreci kendi işleyişine bırakmaktan yana olacağını düşünüyorum. Çünkü Rumların uzlaşıya niyeti zaten yok. Türkleri tamamen teslim alabilecekleri güne dek bekleme sabrını gösterebilirler. Türkiye açısından seçim sonuçları, hem genel, hem de Hükümet açısından KKTC’de UBP’nin yüzde 44’le iktidara gelmesinin Türkiye-KKTC ilişkileri bakımından bir kırılma yaratacağını düşünmüyorum. Böylesi bir varsayımı destekleyecek güçlü bir emarenin varlığından bahsetmek mümkün değil. Türkiye’deki hükümet ile UBP arasında sorun yaşanacağı zannı daha çok UBP döneminin müzakere sürecine olumsuz etki yapacağı düşüncesine dayanıyor. Halbuki, UBP seçim öncesinde açık bir dille müzakere sürecini de, Cumhurbaşkanı Talat’ın müzakereciliğini de desteklediğini ifade etti. Seçim sonrasında da UBP Genel Başkanı Derviş Eroğlu, hükümetin Cumhurbaşkanı ile uyum içinde çalışacağını açıkladı. Bu noktada, şimdilik Türkiye Hükümeti ile çelişir bir yön bulunmuyor. Nitekim Rum basınına dahi “Erdoğan ve Gül, Talat’ı destekliyor” başlığı ile Türkiye yetkililerinin açıklamaları “vaat edilen garanti olarak” haber yapılmışken UBP’nin farklı bir yola girmesi şimdilik söz konusu olmayacaktır. Cumhurbaşkanı Talat’ın seçim sürecinde gösterdiği endişe de 2003’te muhalefet lideriyken sarfettiği “Hükümete geldiğimizde Denktaş′ı görüşmecilikten alacağız. Türkiye bize görüşmeci olarak Denktaş ile devam edin diyemez. Bizim anayasamıza göre görüşmeciyi hükümet belirler. Biz de hükümete geldiğimizde Denktaş′ı görüşmecilikten alacağız. Türkiye bize zorla karar aldıramaz, bu mümkün değil.” sözünden ötürüdür. Ancak UBP, müzakereciyi değiştirme niyeti olmadığını açıklamış olduğundan böylesi bir sorun yaşanmayacaktır. Yine aynı dönemde, muhalefet lideriyken sayın Talat “Türkiye bizi dikkate almak zorunda, bize zorla karar aldıramaz. Türkiye, bu halkın iradesiyle diyalog kuracak...” diyordu. Herhalde o günün şartlarında Kıbrıs Türk halkının iradesiyle diyalog kuran Türkiye, bugün de aynısını yapacaktır. Öte yandan çözümün içeriğine ilişkin olarak yapılan açıklamalar bakımından bir tezat durum söz konusu değil. Gerek KKTC Cumhurbaşkanı Talat, gerek UBP lideri Eroğlu, gerek Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve gerekse Türkiye Başbakanı R. Tayip Erdoğan pek çok defa açıklamalarında “iki kesimli, iki toplumlu ve iki kurucu devletin eşit statüde olacağı” bir çözümü hedeflediklerini dile getirdiler. Türkiye’nin garantörlük hakkının müzakere masasında, Rumlarla tartışılacak bir mesele olmadığı da aynı yetkililerce çeşitli defalar açıklandı. Çözüm parametreleri açısından, söylemde, hiçbir liderin bir diğeri ile çelişen açıklaması bulunmuyor. Çelişkiden bahsetmek söz konusu yetkililerin dile getirdiklerinden başka gizli gündemleri ya da kapı arkasında varılan gizli anlaşmalar olduğunu ve samimi olmadıklarını iddia etmek anlamına gelir. Söz konusu tarafların her zaman “Ada gerçeklerine uygun bir formülü” işaret etme noktasında da söylem birlikteliği yaptıklarını ifade etmek gerekir; “Ada gerçeği” ile kastedilen ise yine iki toplumlu, iki kesimli, iki kurucu devletin siyasi eşitliğidir. KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü’nün seçimlerin hemen ertesi günü “iki kurucu devlet”in varlığından hala bahsediyor olması ise KKTC Cumhurbaşkanlığı’nın Rumlarla mutabakata vardığı “tek devlet, tek egemenlik, tek temsiliyet” fikrini kendi kendine çürüten bir açıklama olmuştur. UBP’nin iktidara gelişi, basına yapılan açıklamalar ile Rumlarla varılan mutabakatın veya verilen sözlerin örtüşüp örtüşmediğinden halkın haberdar olmasından başka ciddi bir değişim getirmeyecektir. Neticede son karar yine referandum aşamasında halka ait olacaktır. Sayın Talat da, Türkiye’deki yetkililer de Kıbrıs Türk halkının iradesine saygı duyacaktır. UBP de mutlaka ilgili tüm merkezlerle bir uzlaşı arayışı içerisinde olacaktır. Türkiye’nin genelinin nasıl karşıladığı konusuna gelirsek. Halkın geneli açısından seçim sonuçlarının bir anlamda “özlenen KKTC” olduğunu ifade etmek sanırım yanlış olmaz. Çünkü Kıbrıs Türkü, Türkiye’de belli bazı basın yayın organlarınca “bir AB pasaportu uğruna Türkiye’den vazgeçenler” olarak lanse edilmişti. Halbuki “evet” diyenler Kıbrıs Türk halkının yüzde 65’i idi ve bunların en az yüzde 25’i, belki yüzde 30’u“Türkiye’den KKTC’ye gelen yetkililer öyle istiyor diye, Türkiye için evet” demişti. Ancak Türkiye kamuoyu gelişmelerin Kıbrıs ayağına yabancı kalmıştı. Türkiye’deki halkın bahsettiğim türden belli bazı basın ve medya gruplarını takip etmekle yetinenleri, 19 Nisan seçim sonuçlarını da hayretle karşılamış olabilirler. Çünkü bu yayın organları, 2004 sonrasında da KKTC’deki marjinal grupların görüşlerini Kıbrıs Türk halkının genel görüşü olarak lanse etmeyi son güne dek sürdürdüler. Yani Türkiye’den pek hoşlanmayan, Rumlarla birleşmeyi tercih eden bir Kıbrıs Türk’ü profili çizilmişti. Bu anlamda Türkiye’nin geneli, Kıbrıs Türkü’nün “her koşulda Rumla birleşmeli” diyen bir partiden “Kıbrıs Türkü’nün 1960 Anayasası’ndan doğan hakları korunacaktır, Kıbrıs Türkü Ada’da azınlık değildir” diyen bir partiye kaymasını elbette mutlulukla karşıladı. Özellikle “UBP, çözüm istemez, Rumlarla birleşmeye kesinlikle karşıdır, izolasyonlar sürse bile KKTC devletini yaşatmaya kararlıdır” yönündeki yoğun bir kampanya altında dahi Kıbrıs Türkü’nün UBP’yi iktidara taşıması, oldukça anlamlı bulunmuştur. Bu türden yayınlar Türkiye’deki kimi yayın organlarınca da sürdürülmüş, örneğin “Eroğlu, Türkiye’nin garantörlüğünü vazgeçilmez görüyor, iki kesimli, iki toplumlu, iki devletli çözümden bahsediyor, Rumlar bu şartları asla kabul etmeyeceğine göre Eroğlu aslında çözümsüzlük yanlısıdır.” şeklinde yazılar yazılabilmiştir. Bu yazıların sonucu genellikle Türkiye’nin AB yolunun, UBP ve onu iktidara getirecek Kıbrıs Türkü yüzünden tıkanacağı önermesiyle bitmiştir. Ancak görülüyor ki, ne KKTC’deki CTP’ye yakın kimi basın organlarının “Türkiye için, AB için CTP şart” söylemi ne de Türkiye’den CTP’yi işaret eden yayın organları Kıbrıs Türkü için ikna edici olabilmiştir. Kıbrıs Türkü, artık “çözüm” kelimesinden “iki devletli çözümü” ve “KKTC’nin tanınması”nı anladığını sandığa bu fikirlerin savunucusu olarak gördüğü UBP’yi iktidara taşımakla yansıtmıştır. Seçimin Ergenekonla ilişkilendirilmesinin seçim sonuçları üzerinde etkisi Seçimlere 10 gün kala, henüz savcılıkça hazırlanan iddianamenin parçası olmamış bir raporun Ergenekon ismi altında sürdürülen bir dava sürecinin “Kıbrıs uzantısı” olarak KKTC’de dile getirilmesi beklenenin aksi yönünde etki yaptı. Seçimlere az bir zaman kala ortaya çıkarılması nedeniyle, öncelikle “Ergenekon fırsatçılığı” olarak değerlendirilmesine sebep oldu ve seçim sonuçlarını etkilemek nedeniyle yapılmış siyasi bir çıkış olarak algılandı. Gelişmelerden anlaşılıyor ki hedefte UBP vardı. UBP’nin tek başına iktidar olmasını engellemek, mümkünse oylarında diğer bir sağ parti olan DP’ye kayma sağlamak istenmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü önce UBP Genel Başkanı’nın ismi üzerinden yapılan değerlendirmeler bir süre sonra partinin bütününü hedefe alır bir söyleme dönüştü. Öte yandan muhalefet partilerinin tümü ya da sağ kesim partilerin tümü hedefe alınmamıştı. Önce Türk lider ve Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş’ın isminin de hakkında soruşturma açılacak kişiler arasında sayılması ve ardından birden suçlayıcılar tarafından mağdur ilan edilmesi, Sayın Denktaş’a böylesi şaibeli bir dava kapsamında “suçlu” ya da “mağdur” olmayı seçmeye zorlama niyeti olarak algılanabilir. Çünkü Sayın R. Rauf Denktaş, Türkiye’deki bir takım basın organlarınca Ergenekon olarak isimlendirilen örgütün Kıbrıs ayağı olarak tanıtılmak isteniyordu, Denktaş ise böyle bir örgütün varlığına inanmadığını sık sık dile getiriyordu. Böylece bir yandan Ergenekon’un siyasi bir yönünün olduğuna inananlar arasındaki güçlü isimlerin “mağdur” olmayı tercih etmeye zorlanması bir yandan da Rauf Denktaş’ın oğlunun partisi olan DP lehine bir mağduriyet yaratarak UBP’den kaçacağı düşünülen oyların DP’ye akması niyeti sergilenmiş olabilir. Ne var ki, bir örgütün Kıbrıs’a uzandığını ortaya koyan bir belgeden ziyade amatörce hazırlanmış bir rapor gibi duran söz konusu kağıtlar, beklenen etkiyi yaratmadı. Halk daha ziyade seçim nedeniyle Türkiye’deki dava sürecinin kullanıldığını düşünmeyi tercih etti. Yeni dönemde KKTC`nin Türk Dünyasından ve Azerbaycan`dan ne gibi beklentileri olur? Aslında söyleşimizin başından bu yana, bu sorunun cevabını vermiş olduk. Kıbrıs Türkü, Rumlarla birlikte yaşayabileceğine inandığı için değil, izolasyonlardan kurtulmanın tek yolunun Rumlarla anlaşmak olduğuna inandırıldığı için Annan Planı’na evet demişti. Annan Planı’nın vaat edilen sonuçları arasında AB üyesi bir devletin parçası olmak, Avrupa’da iş imkanı bulmak, yaşadıkları bölgenin yardımlarla ve yatırımlarla zenginleşmesi, dünyayla bütünleşme imkanının doğması olmasaydı zaten yine de Rumlarla aynı devlet çatısı altında yaşamak istemediklerini ezici bir çoğunlukla deklare ederlerdi. Kaldı ki “evet”çilerin yüzde 25’i, Türkiye böyle istiyor diye bu yanıtı vermişti. Dolayısıyla Türk Dünyası KKTC’ye sahip çıksaydı, Kıbrıs Türkü asla geleceklerini kendilerini katliam yoluyla ya da insanca yaşamalarını imkansız kılma yoluyla Ada’dan silmek isteyen Rumlarla bir görüşme masasında görüşüyor dahi olmazlardı. Kıbrıs Türkü’nün gönlünden geçen elbette ki demokrasisiyle, meclisiyle, dik duruşuyla 40 yıldır var olan devletlerinin tanınması. Ancak konjonktür gereği tanınması bir süre daha ertelenecekse bile KKTC için yapılabilecek açılımlar saymakla bitmez. Doğrudan uçuşların düzenli olarak başlatılması, karşılıklı ekonomi ve işbirliği anlaşmaları yapılması, KKTC’ye yaşanan ekonomik sıkıntıları da giderecek türden önemli yatırımlar yapılması en başta sayılabilecek ciddi bir takım girişimlerdendir. Ne var ki, spor müsabakaları yapılması bile o kadar önemli ki, böylesi bir girişim Rumların spor, kültür ve eğitim alanında dahi yaşattığı izolasyonlara son verebilecektir. Öğrenci değişimi, özellikle teknik okullarda rotasyon bu çerçevede düşünülebilir. Azerbaycan ya da Türk Dünyası “Gümrük Birliği” üyesi olmadığı için KKTC’de yetişen narenciyeyi ya da Kıbrıs’a özel patatesi KKTC patentli olarak satın alabilir, emin olun ki bu çok büyük bir anlam taşır Kıbrıs Türkü için. Turizm anlaşmaları yapılması da aynı çerçevede hem moral, hem ekonomik, hem kültürel paylaşımı sağlayacaktır. KKTC, Türk Dünyası’ndan ve elbetteki en çok Azerbaycan’dan kendisini Rum’a mecbur bırakan koşulları bertaraf edici girişimler beklemekte. Sahip çıkanının olduğunu görmek istemekte. Bir gün “tek millet üç devlet” diyebilmek istemektedir.

SEÇİLMİŞ XƏBƏRLƏR

Çox oxunanlar